Deliliğin Dağlarında – Hasan Gümen

Neyse ki yazımızın başlığının H.P. Lovecraft’in ürkünç eseri ile pek bir ilgisi yok. Ancak şu aralar içinde bulunduğumuz kısır döngünün üretkenliğimizi ve akıl sağlığını sınadığını düşündüğümüz zaman hepimiz bu dağın eteklerinde konaklıyormuşuz gibi hissediyorum.

 

MasterCamp’teki ve özel hayatımın çok büyük bir kısmını içerik üretmekle geçiren bir insan olarak konforlu kafeslerimizin dikenlerinin sivrildiği ve hunharca büyüdüğü bu tuhaf zamanlarda “Üretmeye devam etmek ve hayal gücümüzü taze tutmak” konularında biraz tartışalım isterim.

 

Bugün Junior Leaders Camp’deki lise öğrencilerimiz ile son derece nitelikli ve dopdolu bir online eğitim gerçekleştirdik. Kurucumuz Zuhal Gürçimen’in moderatörlüğünde ve sevgili dostum Psikolog Burak Baduroğlu ile konuşurken konu stres altına üretim yapmaya geldi.

 

Genel anlamda hayatımın büyük bir kısmında: “Keşke daha fazla vaktim olsa evimde oturup okuyamadığım kitapları bitirir ve spora giderdim” gibi sizin de çok aşina olduğunuz hayıflanma tuzaklarına düşüyorum. Öğrencilerimizin ve birinci elden test ettiği ve şu anda evinde oturan büyük bir kesimin deneyimlediği gibi işler pek de bu şekilde gelişmedi. (En azından büyük bir çoğunluğumuz için. Junior Leader arkadaşlardan bir tanesi hem sporunu yapıyor, hem kitap okuyor, hem de ders çalışıyordu nazar değmesin)

 

Çok azımız parantez içinde yazdığım arkadaşımız gibi şanslıyız öyle değil mi? Aklımızın ve mantığımızın bize söylediği gerçekleri kavrayabiliyoruz: “Evden çıkamıyorum, öyle ise vaktimi verimli geçireyim”

 

Ancak konu işi davranışa dönüştürmeye geldiğinde ise kısır döngüye tekrardan düşüyoruz.

 

Askerliğini yapmış insanlar beni çok daha iyi anlayacaktır; mecburi hizmetinizi yaptığınız zaman günleri sayıp çalıların arasına kaçıp çekirdek çitleyerek ya da eğitimden kaytarıp kantine giderek küçük zaferlerinizle vakit öldürebilirsiniz.

 

Ya da boş kalan her vaktinizde kendinizde geliştirilmesi gerektiğini düşündüğünüz konuları geliştirebilirsiniz. Mesela sevgili devrem Ahmet’in yaptığı gibi okuma yazma öğrenebilirsiniz.

Askere geldiğinde 110 kilo olan Hakan’ın yaptığı gibi kendinizi spora adayıp evinize filinta gibi de dönebilirsiniz.

Ya da Sinan’ın yaptığı gibi atılmış levhalardan bir kitaplık yapmaya soyunur, bu bahane ile ucundan marangozluk öğrenebilirsiniz.

 

Ben yemekhanede yediğim karpuzun çekirdeklerini dikerek onları yetiştirmeye çalışmıştım. Karpuzlar bostan patlıcanından hallice büyümüş olmalarına rağmen bu bahane ile bir bahçe nasıl yapılır, ot nasıl sökülür, gübre ne zaman atılır, toprak ne zaman sulanır onu öğrenmiştim.

 

“Haydi şimdi bundan ilham alıp vaktimizi değerli geçirelim!” gibi bir çıkarımda bulunmak niyetinde değilim. Bilakis askerlik gibi bir durumda alışkın olduğunuz şartları tam anlamıyla geride bırakmış olmanın verdiği müthiş bir kafa rahatlığı ve belki de en önemlisi “kabulleniş” durumu var.

 

Evlerimiz, içinde huzur bulup güneş panellerimizi doldurduğumuz harika bir yer olduğu gibi bizi yeni kıtalar keşfetmekten alıkoyan birer tuzak liman gibi. İnsanın dikkatini dağıtacak çok şey var. Hele bir de evinizde çocuklarınız varsa zamanınızı yukarıda bahsettiğim şekilde değerlendirmek tam bir hayal olabiliyor.

 

Peki çıkış noktası nerede? Koçluk becerilerinden öğrendiğim yegane şeylerden birisi kendime “Bir sonraki adım ne?” sorusunu daha sık sormak olmuştur. “İçinde bulunduğum durumda en iyi ne yapabilirim?”

 

Bir yabancı atasözü der ki: “Hayat sana limon verdiyse limonata yapacaksın” Bu atasözünün kumarbaz versiyonu da “Sana dağıtılan elle en iyi şekilde oynayacaksın”dır. Bu yaklaşımı biraz Polyannacı bulmakla birlikte çokça hak vermeden edemiyorum. Kısacası ne limondan ne de oyundan kaçış mevcut. Türkçe’deki güzel atasözümüz de yukarıdaki argümana son çiviyi çakıyor: “Ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin”

 

Kendime seçtiğim uğraş belki size de bir fikir verir diye paylaşmak isterim: Ben bu süreci  “Keşke daha fazla vaktim olsa evimde oturup okuyamadığım kitapları bitirir ve spora giderdim” tuzağından çıkmak için değerlendirmeye karar verdim. Çünkü çok net bir şekilde görüyorum ki, zaman bahanesi aradan çekildikten sonra bile bazı şeylere konsantre olmak ve davranışa dönüştürmek son derece zor.

 

Sevgili Burak bugün çok güzel söyledi: “Zorla güzellik olur.”

 

Küçük zorlamalar ve zor zamanlar ortaya güzel bir şey çıkartabilir. Hatta biraz daha ileri gidip şöyle denebilir mi bilmiyorum: “Zor zamanlarda ortaya çıkartamadıklarımız, sakin zamanlarda asla beden bulamaz”

 

Konfor alanımızın hapishaneye dönüştüğü günlerde bu insanlardan ilham almakta fayda var:

 

  • Şostakoviç en güzel bestelerinin bazılarını yıllar süren Nazi bombardımanları esnasında besteledi. (Evrim Önal’a teşekkürler)
  • Wright kardeşler ilk uçağı icat ettiklerinde parasızdılar.
  • Nelson Mandela hayatının 27 yılını hapishanede geçirdi.
  • Aziz Sancar o zaman imkansızlıklar içindeki üniversitesi bile olmayan Mardin’de doğdu.
  • Martin Luther King Jr. O meşhur “Bir yerde yapılan adaletsizlik, bütün dünyadaki adaleti tehlikeye atar” sözünün geçtiği kitabı hapishanede yazdı.

 

 

Üretmek iyileştirir.

MasterCamp


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir