“Toplumsal Cinsiyet ve Mesleki Ayrışma” Deniz Meltem

Sanayi öncesi toplumlarda aile bireyleri ev, toprak ya da zanaat işlerinde birlikte çalışmakta olup nüfusun çoğu için  üretim veya ev içi faaliyetleri birbirinden ayrı olarak organize edilmemekteydi. Fabrikaların ekonomiye girmesi ile ev ve iş yeri birbirinden ayrılarak erkeklerin makine başına geçtiği, kadınların daha çok ev ile ilgili görevlerle ilişkilendirilen yemek, çocuk bakımı, temizlik gibi işlerde yer aldığı bir süreç yaşanmakta iken yoksul kadınlar hem ev işlerinde hem de sanayi işlerinde çalışmak durumdaydı. 20. yüzyılda kadınların ücretli emek işçisi olarak ekonomide yer almasını 1. Dünya Savaşı ve 2. Dünya Savaşı esnasında ve sonrasında kadın katılımına duyulan ihtiyacı belirlemiş, bu süreçlerde işe dahil olan kadın emeği iş bölümlerinde kadın ve erkek arasındaki katı ayrımın kırılmasına sebep olmuştur. Yıkılan kalıplar, kadınların eğitim almaları, çocuk sahibi olmadan önce işe girmeleri ve çocuk doğurduktan sonra tekrar işlerine dönmeleri gibi etkenlerin yanında ailelerdeki ekonomik baskılar, erkeklerin işsiz kalmaları, daha iyi standartlarda yaşama arzusu kadınların istihdamını arttırmıştır (Giddens & Sutton, 2016, ss. 278-279). Resmi olarak kadın ve erkek eşitliği söz konusu olmasına rağmen kadınlar iş hayatında hala belli başlı eşitsizliklere maruz kalmaktadır.

Bu eşitsizlikleri yaratan temel neden toplumsal cinsiyet bağlamında değerlendirilmekte olup, toplumsal cinsiyet, “kadınlar ve erkeklere ilişkin uygun rollerin tamamen toplumsal olarak üretildiği bir kültürel inşa” (Scott, 2007, s. 11) şeklinde belirtilmektedir.  Çarpıcı bir diğer tanımda ise “cinsiyeti olan bir bedene zorla kabul ettirilmiş bir toplumsal kategori” olarak ifade edilmektedir (Scott, 2007, s. 11). Bireyin davranışının, önce öğrenildiği sonra da sahnelendiği yapıda, kadın ve erkek kendisine yakıştırılan rolü  “rolün öğrenilmesi, toplumsallaşma ve içselleştirme” aracılığıyla sergilemektedir (Connell, 1998, ss. 56-79).

Toplumsal cinsiyeti incelerken; kadın ve erkek için oluşturulmuş simgelsel temsiller, bu simgelerin anlamları ve nasıl yorumlandıklarına dair tarihi sürecin tartışılması, toplumsal cinsiyetin akrabalık bağı ile kurulsa da siyaset ve ekonomi içersinde varolması ve öznel kimliklerin tarihsel oluşumu şeklinde (Scott, 2007, ss. 38-41) dört öğeden bahsedilmektedir.

Toplumsal cinsiyet, ekonomide işlerin cinsiyetleştirilmesini, ücret eşitsizliğini, kamu ve özel alan arasındaki hiyererşiyi, kadının ve erkeğin sınıflandırmasını yaratmıştır. Kadının toplumdaki rolünü ev ve aile ile özdeşleştiren yargı, iş bölümü esnasında da bu bakış açısını temel almış ve kadınları sıklıkla kamusal alana ve ekonomiye “anne ve eş” olarak katılıma zorlamıştır (Urhan, 2016, s. 120). Hem evinde çalışan hem de ücretli emek işçisi olan kadın, kendisine atfedilen itaatkarlık, uyum, sabır gibi  toplumsal cinsiyete ait özellikleri göz önünde bulundurularak sermaye tarafında talep edilir hale gelmiştir (Bağdatlı Vural, 2016, s. 107).

Bu bağlamda ekonomide kadın istihdamı artmış olsa da işlerin niteliğinin ve sektörel dağılımının belirli noktalarda yoğunlaşmış olduğu gözlemlenmektedir (Yücel, 2016, s. 90). Kadın işçiler genellikle sekreterlik, hemşirelik gibi “kadın işi” diye adlandırılan daha az ücretlerin ödendiği hizmet işlerinde çalıştırılmakta (Giddens & Sutton, 2016, s. 280), devletin sahip olduğu ataerkil otorite ile erkeklerin toplumda yaratılan üstün kimliğinin altına itilmektedirler (Urhan, 2016, s. 130). Üstelik iktidar sahipleri kendilerine menfaat sağlayacak yapıyı elinde tutmak için yeniden üretmeye çalışmakta (Connell, 1998, s. 73) bu da ataerkil otoritenin yeniden inşaasını desteklemektedir. Bu bağlamda Ruth Cavendish’in Montaj Bandındaki Kadınlar eserinde yer verdiği “Daha iyi bir iş için sahip olmanız gereken tek nitelik erkek olmak” şeklindeki ifadesinin günümüzde bilgisayar başında hizmet veren çalışanların dünyasında büyük ölçüde geçerliliğini koruduğunu söylenebilir (Connell, 1998, ss. 141-142).

İşverenlerin kadınları istihdam etmemesine yönelik yapılan araştırmalarda temelde iki neden göze çarpmaktadır. İlki kadınların iş dışında çok fazla sorumluluğu olduğunun düşünülmesi (çocuk ve ev bakımı vb.) diğeri ise doğum gibi süreçlerden sonra yasal yükümlülüklerin işverence yerine getirilmesinin maliyetleri yükselteceğine dair duyulan endişedir (Urhan, 2016, s. 137). Burada iktidarın erkek çoğul karakterine uygun olarak ev ya da örgüt içinde bir kazanç dengesi ya da kaynak yarattığını söylemek mümkündür. Bu nedenle kadınların işyerlerinde daha az tercih edilir ya da yükselmesine daha az olanak sağlanır grupta olmaları tesadüf değildir (Connell, 1998, s. 151). Bireyin davranışını oluşturan kültürel inşaa, toplumsal rollerin uygulanmasına da zemin hazırlarken, kadın ve erkeğe rollerini önce öğretmekte sonra sahneyeleceği alan yaratmaktadır (Connell, 1998, s. 56) Kadınların iş ya da evde kendilerine biçilen toplumsal rolü yerine getirmelerini düzenleyen anlayış, hegemonik erkekliğin bir ürünü olmakla birlikte ataerkil bir toplumsal düzenin işleyişini de temsil etmektedir (Connell, 1998, s. 245). Toplumdaki tüm kadınsal biçimler erkeklere tabi bir yapının içinde varolmaktadır. Bu hegemonik erkeklik karşında boyun eğme bir sıradanlıkla ortaya çıkmaktadır. Üstelik ev işleri, çocuk bakımı ve erkek egemenliğine boyun eğmenin kadınsı erdemler (Connell, 1998, s. 251) olarak değer gördüğü toplumsal anlayışta kadının hegemonik kıskaçtan kurtulması çok kolay olmamaktadır. Ücretli olarak iş piyasasına katılsa dahi süregelen anlayışın yarattığı ev içi emeğinin büyük bir kısmının kadınların üzerinde olmaya devam etmesi ve erkeklerin bu konudaki genel duyarsızlığı kadınların iş hayatındaki mücadelerlerinde daha yorgun olmalarına ve bir adım geride kalmalarına sebep olmaktadır (Urhan, 2016, s. 123).

Bunlarla birlikte kadınların maruz kaldığı bir diğer sorun ise mesleki ayrışmanın yarattığı sınırlı istihdamla birlikte “cam duvarlar” (glass wall) olarak isimlendirilen yatay ayrışma ve “cam tavanlar” (glass ceiling) olarak isimlendirilen dikey ayrışmadır (Urhan, 2016, s. 137).

Yatay ayrıştırma ile erkeklerin ve kadınların cinsiyetçi yaklaşım temeline göre çalıştırılmaları söz konusu olmaktadır (Giddens & Sutton, 2016, s. 280). Cam duvarlar kadınların işyerinde ilerlemesini önlerken aslında onları ilerlemenin daha az olası olduğu mesleklere yönlendirme eğiliminde hareket eden bir sistem olarak çalışmaktadır (Andersen & Taylor, 2008, s. 322). Kadınlara ve erkeklere atfedilen özellikler meşrulaştırılarak meslekler ya da işlerin karakterleri ile toplumsal cinsiyetin oluşturduğu karakterler birbirne bağlantılı hale gelmiştir. Duygusallık, titizlik, detaycılık, pasiflik, naiflik gibi vasıf olarak değer görmeyen nitelikler kadınlara; planlama, hırs, özgüven, rasyonellik, fiziksel güç gibi vasıf olarak değer gören nitelikler ise erkeklere has özellikler şeklinde kabul edilerek işveren tarafından istihdamı şekillendiren etkenler olmuşlardır (Urhan, 2016, s. 138). Kadınların mesleki edinimlerde daha çok şansları olduklarına inanındıkları iş türlerine yönelmeleri yaratılan toplumsal algının bir sonucu olarak ortaya çıkmakta ve bir anlamda çoğunluğun kabullenişini göstermektedir.

Bunun yanı sıra mücadele verdikleri bir diğer durum olan dikey ayrışma ise, kadınlar ve erkekler arasındaki iş yeri hiyerarşisi neticesinde oluşan ile ilgilidir. Cam tavan tanımına dair yazılı ilk kayıtlar, 15 Mart 1984 tarihindeki Nora Frenkiel’nın Magazine World/Adweek dergisinde yayınlanan makalesi için Guy Bryant ile yaptığı röportajında yer almıştır. Bryant cam tavanı; “Kadınlar belli bir noktaya ulaştılar- ben buna cam tavan diyorum. Orta yönetimin zirvesine geldiklerinde orada duruyor, tıkanıp kalıyorlar. Çünkü zirvede tüm kadınlar için yeterli yer olmuyor. Bu durumda bazıları kendi işlerini yapmak için bazıları da aileleriyle ilgilenmek için işlerinden ayrılıyorlar.” (Morgan, 2015, s. 3) şeklinde ifade etmiştir. Bununla birlikte Carol Hymowitz ve Timothy Schellhardt 1986 yılında The Wall Street Journal için hazırladıkları “Kurumsal Kadın” (The Cooparate Woman) başlıklı makaleleri ile sosyal bilimlerde yer almasının hızlandığı bir süreç başlamıştır. Hymowitz ve Schellhardt cam tavan hakkında; “onları (kadınları) engelleyen görünmez bir engel” ifadesini kullanmışlardır (Morgan, 2015, s. 4)

Literatürde cam tavan olarak ifade edilen bu düzende kadınların eğitim, beceri ya da deneyimlerine bakılmaksızın erkekler ile birlikte çalıştıkları işlerde yönetim ve/veya denetim kadrolarında yer alamamaları ve bu durumun erkeklerin lehine bir yapıyla ölçültlenmesi söz konusudur (Urhan, 2016, s. 140). Bu durumlar beraberinde ücret ayrımcılığını da getirmektedir. Çoğunlukla alt kadrolarda kendine yer bulan kadın çalışanlar, üst kadrolardaki erkek çalışanlara göre daha düşük ücret almakta hatta eşit ya da daha fazla iş gücü harcasalar dahi “doğrudan ayrımcılık” olarak isimlendirilen bu uygulama neticesinde benzer şekildeki düşük ücret uygulamalarına maruz bırakılmaktadırlar (Urhan, 2016, ss. 141-146).  Buradaki etkenlerden birinin erkeklerin ailenin geçiminden sorumlu olduğuna dair anlayışla beraber kadınların çalışmasını ve gelirini ikincil olarak gören ataerkil düşüncenin olduğu, diğerinin ise erkeğe has olarak kabul gören işlerde kadınlar başarılı olsalar dahi egemen anlayışla birlikte meslek ya da sektöre erkeklerin hakimiyeti şeklinde söylenebilir (Urhan, 2016, s. 146).

Kadın ve erkek işçi ayrımı kendini bir noktada hizmet sektörünün beklentilerinde de göstermektedir. Aynı iş yerindeki üst kadrolarda yer bulamayan kadın çalışanlar, kendilerine atfedilen toplumsal cinsiyet yaklaşımının bağlılık, sabır, anlayış, uyum gibi nitelikleri ile duygusal emek gerektiren ve hizmet sunulan görevlerde erkeklere kıyasla daha fazla tercih edilmektedir (Karaman, 2017, s. 51). Kadınların hizmet işlerinde yoğun çalışması erkeklere kıyasla yine de düşük ücret almaya devam ettikleri bir süreci göstermektedir. Buna neden olan durumun ise kadınlığa, anneliğe ya da eşliğe ait niteliklerin emek gerektirmeden işe aktarılabileceğine olan toplumsal yargıdır (Özkaplan, 2009, s. 18).

“Duygusal emek, kadın işlerinin niteliğine ışık tutan bir ayna; zira bakım/sosyal hizmet işlerinde çalışan erkekler de düşük ücret alıyor ancak bu ücret aynı işte çalışan kadınlardan daha fazla; çünkü “ahenk”, “bakım”, “anlayış”, “dayanışma”, “sabır” yani anne gibi davranışları ve duyguları çağrıştıran işler düşük ücretli oluyor; çünkü bu tip özellikler kadınların doğal özelliği kabul ediliyor ve itibarı ne talep ne de hak ettiği varsayılarak yapılandırılıyor.” (Özkaplan, 2009, s. 21).

Duygulara dair görüşlerin eski çağlardan beri genellikle olumsuz atıfların içinde barındırıldığı “kadınsılık” ile birlikte anılması (Karaman, 2017, s. 34) söz konusu iken günümüzde bakış açısının çok fazla değişmediği görülmektedir.

İşyerlerinde duygusal emek gerektiren görevlerde kadınların daha fazla tercih edilmesinin yanında ikinci sınıf işgücü olarak değerlendirildikleri bir ayrımcılığa da maruz bırakılmaktadırlar (Kırel , Kocabaş, & Özdemir, 2010, ss. 6-7).

“İş yaşamı büyük ölçüde erkekler tarafından kurulmakta ve onlar tarafından yönetilmektedir. İş yaşamı erkeğin geleneksel toplumsal cinsiyet rolüne göre şekillenmiş olduğundan iş yaşamında ve toplumsal yaşamda kadının yer alması daha zorlu bir süreci gerektirmektedir.” (İlgöz, 2016, s. 32)

Kadın çalışanlar, terfi ve performans ölçümlemesi gibi işyerindeki konumlarını güçlendirecek uygulamalarda genellikle yetenek, beceri, eğitim gibi niteliklerine bakılmadan cinsiyete dayalı ayrımcılığın yarattığı değerlendirmelerle mücadele etmek durumunda kalmaktadırlar (Demir’den aktaran Şalvarcı Türeli & Dolmacı, 2013). Bu uygulamaların varolduğu çalışma ortamında kadınlar erkeklere kıyasla daha fazla mobbinge maruz kalmaktadırlar.

Toplumun ataerkil yapısı, cinsiyet temelli ayrıştırma, başarı, başarısızlık vb. etmenler kadınların daha fazla mobbinge uğramasına zemin hazırlamaktadır (Karakuş’tan aktaran Cevher & Öztürk, 2015). Karşılaşılan bu olumsuzluklara rağmen kadınların her platformdaki mücadelesi çağdaşlarına ve gelecek nesile umut olacaktır. Aksi, kadınların bilgelikleri nedeniyle cezalandırıldığı orta çağdan, becerileri nedeniyle ötekileştirilmeye maruz kaldıkları günümüze kadar sergiledikleri sabır, azim, kararlılık, cesaret ve diğer pek çok meziyetlerine haksızlık olacaktır.

MasterCamp


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir